Actions

Work Header

Çukur’un Gölgesi

Summary:

Çukur, bugüne kadar birçok zorlukla karşılaşmış, defalarca kötü olaylardan sıyrılıp ayakta kalmayı başarmıştı. Ancak son üç ayda yaşananlar, mahalleyi daha önce hiç görmediği kadar büyük bir sınava sürükleyecekti. Bu zorlu sınavda Çukur’un en büyük şansı, on sekiz yaşında İdris Koçovalı tarafından sürgüne gönderilen ailenin üçüncü çocuğu, Baran Koçovalı’nın mahalleye geri dönmesi olacaktı.

Chapter 1: Düşmüş Olan

Chapter Text

Çukur bugüne kadar çok kötülük görmüş, çokça fırtına atlatmıştı. Sokaklarına sinen o keskin barut kokusunu, kaldırımlardaki kurumayan kan lekelerini ve sırtına saplanan ihanet hançerlerini artık birer eski dost gibi tanıyordu. Burası her yıkımda, o enkazın altından bir el uzatmasını bilenlerin mahallesiydi. Her düştüğünde, "Buradayız," diyen bir ses yükselir ve Çukur küllerinden daha hırçın doğardı. Ama bu seferki başkaydı. Bu seferki fırtına değil, dondurucu ve bitmek bilmeyen bir kıştı.

Son üç ay... Çukur’un genetik koduna aykırı, ruhunu iğdiş eden bir karanlık getirmişti.

Bu kez karşılarındaki şey sadece bir düşman, iki sokak ötede mevzi almış bir rakip değildi. Görünmeyen, sabırla saran, mahallenin her bir taşını tek tek zehirleyen sinsi bir güçtü. Ve ilk defa, tarihinde ne Çukur ne de Koçovalı ailesi buna karşı koyabilmişti. Yılların kurdu İdris Koçovalı, tespihinin her tanesinde bir ömrün tecrübesini taşıyan o adam bile çaresiz kalmıştı. Yamaç, ailenin zekasıyla dünyayı alt üst eden o deli dolu oğlu, zihnindeki tüm strateji tahtalarının devrilişini izlemişti. İkisi de denemişti; planlar yapmış, geceleri uykusuz kalarak direnç noktaları kurmuşlardı. Ama sonuç, bir taş duvarın üzerine çarpan su dalgası gibi etkisiz kalmıştı. Çukur, gözlerinin önünde, her gün bir parçasını kaybederek teslim alınmıştı.

Artık ne o çocukların neşeyle top koşturduğu sokaklar, ne akşamüstleri demli çayların eşliğinde kahkahaların yükseldiği kahvehaneler, ne de içinde huzurla uyunan evler özgürdü. Çukur, gökyüzünün bile tellere vurulduğu, duvarları betonla değil korkuyla örülmüş devasa bir hapishaneye dönüşmüştü. Belki de dünyanın en karanlık, en sessiz açık hava zindanıydı burası.

Bu yeni ve kan donduran düzenin tepesinde tek bir isim vardı: Akrep Emin.

Emin ve adamları mahalleye girdiklerinde, arkalarında bir enkaz bırakmamışlardı; onlar doğrudan mahallenin ruhunu ezerek geçmişlerdi. Tıpkı dev bir silindir gibi, karşılarına çıkan her bir iradeyi, her bir dik duruşu un ufak etmişlerdi. İtiraz edenlerin sesi daha boğazındayken kesilmiş, baş kaldıranlar ibret olsun diye mahallenin orta yerinde cezalandırılmıştı. Kimseye ikinci bir şans verilmemiş ya da açıklama hakkı tanınmamıştı. Akrep Emin’in dünyasında ya mutlak itaat vardı ya da mutlak yok oluş.

Bu adaletsizliğin en somut kanıtı ise Koçovalıların düştüğü durumdu. Mahallenin dokunulmaz sandığı o isimler; Yamaç ve Selim bile onların eline düşmüştü. İki koca hafta boyunca karanlık mahzenlerde tutulmuş, insanlık onurunu zorlayan işkencelere maruz kalmışlardı. Yamaç, o günleri anlatamayacağı bir boşlukla zar zor atlatmış; o eski, zeki ve enerjik adamdan geriye sadece gölgeler kalmıştı. Selim ise haftalarca toparlanamamış, kendi içine öyle bir kilitlenmişti ki anahtarı sanki Emin’in cebindeydi. Mahalle halkı, sırtını yasladığı o koca dağların —Koçovalıların— ilk defa bu kadar çıplak, bu kadar savunmasız ve çaresiz kaldığını görmüştü.

Hatta Cumali... Öfkesiyle yeri göğü inleten, "delidir ne yapsa yeridir" denilen Cumali bile bir adım atamıyordu. Çünkü karşısındaki güç, sadece kaba kuvvetten ibaret değildi. Karşılarındaki, her hareketi matematiksel bir kesinlikle hesaplanmış, her hamlesi bir sonrakini bağlayan profesyonel bir terördü. Planlıydı, hesaplıydı ve en önemlisi zerre kadar merhameti yoktu.

Artık Çukur’da hayatta kalmanın, akşam eve ekmek götürebilmenin tek bir yolu vardı: Akrep Emin’in koyduğu kurallara harfiyen uymak. Kimse bu kuralları kabul etmiyordu, kimse bu esareti sevmiyordu; ama herkes, evindeki evladını korumak için boyun eğiyordu.

Emin ve adamları mahalleye yerleştiklerinden beri Çukur’un kalbi durmuş, ritmi değişmişti. Sokaklar artık mahalleliye değil, köşe başlarında dikilen o ifadesiz, simsiyah giyimli adamlara aitti. Her adım, her bakış, balkondan balkona uzatılan bir selam bile onların göz hapsindeydi. Kim kiminle konuşuyor, bakkaldan kim ne alıyor, fırındaki fısıltılarda ne dönüyor... Hepsi birer birer kaydediliyordu.

Emin’in mahalledeki baskısı sadece fiziksel bir kuşatma değildi; bu, insanların ruhlarına sızan sistemli bir zehirdi. O eski neşeli akşamlar, kapı önü sohbetleri yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Kahvehaneler boşalmış, masalar tozlanmış; mahallenin çocukları sokaklardan çekilip evlerin en karanlık köşelerine sinmişti. Komşu komşuyu gözetir, herkes birbirinden şüphelenir hale gelmişti. "Ya komşum beni ele verirse?" düşüncesi, o meşhur Çukur kardeşliğinin üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü. En küçük, en masum hatalar bile Emin’in adamları tarafından ağır cezalarla karşılanıyor; direnenlerin feryatları gece sessizliğinde duvarlarda yankılanıyordu.

Mahalledeki düzen artık sistemli bir terördü. Dükkânlar, Emin’in belirlediği saatlerde açılıyor ve kapanıyordu. Evlerin kapıları, dışarıdaki devriyelerin bot sesleri eşliğinde, korkuyla aralanıyordu. Her hareket izleniyor, her düşünce daha eyleme dökülmeden bastırılıyordu.

Koçovalılar da kendi mahallelerinde birer yabancı, birer tutsak gibiydi. Hâlâ gizli gizli plan yapmaya, bir direniş kıvılcımı yakmaya çalışıyorlardı ama Emin’in hesaplı yöntemleri her seferinde onları bir adım geriye itiyordu. Her hamleleri geri tepiyor, her umutları Emin’in soğuk duvarlarına çarpıp parçalanıyordu.

Çünkü Emin’in asıl gücü silahlarında değil, insanların içindeki umudu söküp almasındaydı. Herkesi elleri ve gözleri bağlı, birer kurban gibi hissettirmeyi başarmıştı. Çukur artık bir mahalle değil; ölümü bekleyen, ağır yaralı bir hasta gibiydi. Tek isteği, bu bitmek bilmeyen karanlığın, bu onur kırıcı esaretin bir an önce son bulmasıydı. Kurtuluş artık bir hayalden bile daha uzaktı; şimdi tek gerçek, Akrep Emin’in soğuk ve karanlık saltanatıydı.